Su, hatırlar. Akıp giderken bile taşıdığı her hatırayı bir başka kıyıya bırakır. İşte Anadolu Hisarı da böyle bir yer. Zamanın katman katman biriktiği, insanın kendini dinlediği bir eşik burası. Bu eşikte kurulan Qadraj ise bir restoran olmanın çok ötesinde, geçmişle bugünün birbirine değdiği bir hikâye. Doğanın içinde, geniş bahçesi ve konforlu köşeleriyle nefes aldıran bu özel mekân; dost meclislerinin keyifli sohbetlerine, ailece geçirilen huzurlu anlara ve tarihin sessiz tanıklığında kurulan sofralara ev sahipliği yapıyor. Zamanın biraz daha yavaş aktığı bu yeşil vahada her an, bir fotoğraf karesi kadar estetik, her lezzet ise unutulmaz bir hatıra kadar kıymetli.
O yüzden Qadraj, normal bir lezzet mekânından çok daha fazlası bence. O, aynı zamanda bir insanın kendi hayatını nasıl ilmek ilmek dokuyuşunun da bir hikâyesi. Saadettin Çay’ın hayatı, Anadolu’nun sert rüzgârlarında yoğrulmuş bir iradenin, İstanbul’un karmaşasında kendine yer açma ve nihayetinde kendi özünü bulma çabası. Karabük’te başlayan o mütevazı hayat, aslında çok daha eski bir kökün uzantısı. Çay’ın damarlarında dolaşan kan, Kastamonu topraklarının kadim hafızasından besleniyor.
Gençlik yılları, Türkiye’nin farklı şehirlerinde geçer. Karabük, Zonguldak, Ankara… Her biri ona başka bir şey öğretir. Ama asıl kırılma noktası, Boğaziçi Üniversitesinin kapısından içeri adım attığı gündür. Çünkü orada üniversiteyle bambaşka bir dünyaya giriş yapmıştır. O gün cebinde kayıt yaptıracak 20 lirası dahi yoktur. Sonraki uzun yıllarda dostlukları devam eden, Bölüm Başkanı Nuri Hoca’dan o 20 lirayı bulmak için 1 ay süre ister. Fakat insan bazen en büyük servetini tam da o anlarda keşfeder: vazgeçmemeyi. Çay’ın hayatındaki en kritik dönemeçlerden biri olan bu an, aslında onun bütün hikâyesinin özeti gibi. Çünkü o, hiçbir zaman “yok”u bir mazeret olarak görmez.

Çay’ın ticareti öğrenmesi üniversite yıllarında Tahtakale’den alınan mütevazı evrak çantalarıyla başlar. O günlerde moda olan evrak çantalarını Üniversitedeki öğrencilere satarak hem o 20 lirayı öder, hem de lisede okuyan kardeşlerine harçlık gönderir. Bu küçük alışveriş, büyük bir anlayışın temelini atar: Onun için ticaret kazanç değil, bir ahlâk meselesidir. Sözünde durmak, müşteriye saygı duymak, kazancın helalliğine dikkat etmek… Bunlar, Çay’ın hayat boyu taşıyacağı ilkeler olur. Zamanla çantalar yerini bilgisayarlara bırakır. Henüz Türkiye’de dijitalleşmenin adı bile doğru düzgün konmamışken, o bu dünyanın içine girer. Risk alır. Öğrenir. Yanılır belki ama vazgeçmez. Çünkü onun için başarı, bir anda gelen bir sonuç değil; uzun bir sabrın, sayısız denemenin ve çoğu zaman görünmeyen bir emeğin ürünüdür.
Saadettin Çay’ın hikâyesiyle Qadraj’ın hikâyesi aslında birbirinin aynasıdır. Biri insanın, diğeri mekânın yolculuğu. Ama ikisinin de ortak bir yönü vardır: sabırla, emekle ve inançla inşa edilmiş olmaları.
Ve bu hikâye, henüz tamamlanmış değildir.
Çepneli Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sadettin Çay ile hem Qadraj’ı hem kariyerini konuştuk.
Evliya Çelebinin Göksu Çayırı da olarak bilinen burası için “Hayat suyu bir nehirdir, Alem dağlarından beri akar…” dediği bu mekan, bir ticari yatırım değil; bir zamanlar kaderine terk edilmiş, unutulmuş bir toprağın yeniden hayata akış hikâyesidir. Burası, metruk bir alanın küllerinden doğuşuyla bir fikrin ete kemiğe bürünmüş halidir. Qadraj’ın temellerini atarken, modern şehir hayatının kaybettiği o en kıymetli duygunun, yani güvenin peşine düştük. İnsanların kendini bir yabancı gibi değil, bir yuva sıcaklığında hissedeceği, çocukların özgürce koşup ailelerin huzurla soluklanacağı bir vaha hayal ettik. Bu hayal, Sultan Abdülmecit döneminde yapımına başlanan ancak ne yazık ki tamamlanamayan Göksu Kasrı’nın o asil izlerini taşıyan topraklarda hayat buldu. Geçmişin yarım kalmış o mahzun hikâyesi, bugün neşeli çocuk sesleriyle ve dost sohbetleriyle tamamlanan bir anlatıya dönüştü. Mutfağımız da tıpkı bu kuruluş hikâyemiz gibi çok katmanlı, çok sesli. Bir yanıyla dünya mutfağının modern tınılarını sunarken, diğer yanıyla Anadolu’nun kadim ve sarsılmaz köklerine sıkı sıkıya bağlıdır.
Qadraj’ın sofrası, nefis lezzetlere doyulmasının yanında bir coğrafyanın hafızasına dokunmak için kurulur. Biz burada Akdeniz’in ferah rüzgârlarını dünya mutfağının derinliğiyle aynı tabakta buluştururken, aslında misafirlerimize çok katmanlı bir lezzet hikâyesi anlatıyoruz. Sabahın ilk ışıkları ve kuş sesleri ile kurulan o zengin kahvaltılarımızdan, gün batımına eşlik eden seçkin et yemeklerimize kadar her seçimimiz, özenle işlenmiş birer sanat eseridir adeta. Menümüz; dumanı üstünde tüten pidelerden usta işi pizzalara, çocukların neşesine eşlik eden burgerlerden en zarif makarnalara kadar geniş bir yelpazeye yayılır. Ancak bu zenginliğin tam merkezinde, şahsi köklerime de bir selam duruşu olan Kastamonu mutfağının vakur duruşu vardır.
Özellikle pastırmamız, bizim için sıradan bir şarküteri ürünü değildir; o, Ilgaz Dağları’nın rüzgârıyla sabırla kuruyan bir sabır imtihanı, doğayla kurulan kadim bir sözleşmedir. Kastamonu’nun o meşhur lezzetlerini soframıza taşırken, damağa, bir kültüre ve emeğe de hak ettiği saygıyı gösteriyoruz. Taze meyvelerle hazırlanan vitamin deposu limonatalardan, ustalığın eseri olan kokteyllere; içinizi ısıtan sıcak kahvelerden, en derin sohbetlerinize ortak olan çaylarımıza kadar her yudumda kaliteyi hissetmenizi istiyoruz.
Qadraj’ı diğer mekânlardan ayıran temel felsefe, taş duvarların ve şık masaların ötesinde, tek bir kelimeyle özetlenebilir: Güven. Yaklaşık yedi yıl önce gastronomi dünyasına adım atarken, leziz yemekleri olan bir restoran inşa etmeyi ve ruhu olan bir yaşam alanı kurmayı hayal ettim. Beykoz’un o eşsiz doğasında, ailelerin nefes alabildiği, çocukların özgürce koşabildiği bir “yuva” çıkarmayı dert edindik. Bizim için Qadraj, bir işletmeden ziyade toplumun en küçük ama en değerli birimi olan ailenin de sığınağıdır. Şehrin gürültüsü ve karmaşası içinde insanların gerçekten huzur bulabildiği yer sayısı ne yazık ki çok azaldı. Biz burada, çocukların güvenle bahçesinde oynadığı, büyüklerin ise tarihi dokunun gölgesinde Yemeklerini sohbet tadında yedikleri, o geniş lezzet soframızda kendileri olabildiği bir atmosfer oluşturduk.

Kastamonu, benim için kökleri derine uzanan bir Osmanlı şehri, ata toprağı, yaşayan bir kültür ve medeniyet hazinesi. Ancak bu kadim şehri asıl tanımlayan ruh, onun eşsiz gastronomi kimliğinde gizli. Kastamonu mutfağı, Osmanlı saray geleneğine ve dünya lezzet mirasına yön vermiş muazzam bir güç. Bugün ramazan sofralarımızın tacı olan güllaç, Kastamonulu Ali Usta’nın saray mutfağına bir hediyesidir. Hatta toplumsal uzlaşmanın simgesi olan akide şekerinin ismi bile, iki heyet anlaştığında, yani bir “akit” yapıldığında ağızları tatlandırmak için kullanılmasından gelir. Siyez buğdayı, Tosya princi, Taşköprü sarımsağı saray mutfağının vazgeçilmez temel taşlarındandır. Vakanüvislerin kayda geçirdiği, şehzadelerin en çok beğendiği “Pastırmalı Enderun Yumurtası” ise Kastamonu pastırmasının sarayda da baş tacı olduğunun bir kanıtıdır.
Çocukluğumun en berrak fotoğrafı, babamın kardeşlerimle beni okutabilmek için asgari ücretle ekmeğini gözyaşına katık yapmasıdır. Bir işçi evladı olarak Karabük’te başlayan o ilk yıllar, bana hayatın en yalın ama en sarsılmaz gerçeğini fısıldadı: “Emeğin varsa, başın dik olur.” Yoksulluk insanı ya kırar ya da pişirir; beni pişirmeyi seçti. Belki imkânım yoktu ama ruhumda keskin bir gözlem gücü birikiyordu. Hayatı, insan ilişkilerini ve alın terinin kutsallığını o kısıtlı imkânların içinde erkenden keşfettim. Zonguldak’tan Ankara’ya uzanan gurbet dolu lise yıllarım, beni Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısına kadar taşıdı. Ancak o kapıdan içeri girmek bile başlı başına bir imtihandı; kaydımı yaptırmak için cebimde o meşhur 20 liralık kayıt ücreti dahi yoktu.
İşte tam o kırılma noktasında, bir el uzandı karanlığıma.
İMES Sanayi Sitesinin efsane başkanı merhum Süheyl Erboz. Bir baba şefkati ile maddi desteği, bana sunduğu o inanç, çalışma azmi bir dönüm noktası oldu. Bugün sahip olduğum tüm başarıları, o yıllarda kazandığım sabır ve azim duygusunun üzerine inşa ettim. Beni bugünlere taşıyan asıl duygu, yokluğun içinde bile eğilmeyen o dik duruş ve emeğe duyduğum sonsuz sadakattir. Her adımımda babamın o vakarını, her başarımda ise bana uzanan o elin vefasını başımda bir taç gibi taşıyorum.
Üniversite yıllarımda elimde bir evrak çantasıyla başladığım o ilk ticari adımlar, benim için bir geçim kapısı ve hayatın asıl alfabesini öğrendiğim bir okuldu. Tahtakale’nin o mahşeri kalabalığından seçip aldığım çantaları okul koridorlarında satarken; ticaretin rakamlardan ibaret olmadığını, asıl sermayenin dürüstlük ve sözünü tutmak olduğunu fark ettim. Ahlakla yoğrulmayan bir kazancın, bereketi olmayacağını o genç yaşımda kalbime mühürledim. Her Hak olanın, Helal olmadığını, alın teri ve emek olmadan bereket olmayacağını öğrendim.
Hem üniversite eğitimim hem teknolojiye duyduğum merak beni bilgisayar sektörüne ittiğinde ise, öğrenmenin bedelinin bazen “ücretsiz emek” olduğunu gördüm. Rahmetli Bakanlarımızdan Ali Coşkun Bey’in oğlunun bir bilgisayar firması vardı, O firmada işi mutfağında öğrenmek adına karşılıksız çalışırken, aslında geleceğimi inşa ediyordum. Bir yıl içinde üniversitede 70’ten fazla bilgisayar satarken, kâr marjlarını, doğru fiyatlandırmanın hassas dengesini ve “merdiven altı” üretim ile gerçek marka kalitesi arasındaki o derin uçurumu bizzat tecrübe ederek keşfettim. Artık evrak çantasından, bilgisayara terfi etmiştim.
Bugün geriye dönüp baktığımda; o evrak çantalarının içinde bir ömür boyu rehberim olacak olan sabır, strateji ve sarsılmaz bir iş ahlakı olduğunu görüyorum.
Girişimcilik ve kamu hizmetiyle örülü yolculuğum, henüz kimsenin hayal bile edemediği ufuklara duyulan bir merakla başladı. 1994 yılıydı; internetin ve e-ticaretin adı dahi anılmazken, on arkadaşımla birlikte geleceğin dünyasını kurma heyecanıyla yola çıktık. Üzeyir Garih gibi vizyoner isimleri ağırladığımız Türkiye’nin ilk e-ticaret panellerini düzenlerken, aslında bir zihniyet dönüşümü inşa ediyorduk.
Devleti gerçek bir Devlet Adamından öğrenme fırsatım oldu. Sayın Murat Başesgioğlu’nun Çalışma Bakanlığı ile Ankara’nın gri binaları arasında geçen o on yıllık bürokrasi ve siyaset dönemim başladı. Hatta Sayın Bakan “bunu bir vatan borcu say” dediğinde, ben de arkamda iz bırakacak birçok projeyi başarmanın gururunu yaşadım. Çalışma Bakanlığı ve Başbakanlık’ta, basın müşavirliği ve siyasi danışmanlık yaparken, devletin hantal yapısını dijitalin hızıyla buluşturmayı kendime dert edindim. E-Devlet projelerinin o görünmez mutfağında; çipli kimlik kartlarından e-Bildirge’ye kadar pek çok devrimin temellerini atmak bize nasip oldu.
Sanayi, bir milletin kalkınma yolculuğunda üretimin atan kalbidir. Benim için ise sanayi çarklarının dönmesi ve o çarkların arasında nefes alan “insan”ın huzurudur. Marmara Yüksek Teknoloji Organize Sanayi Bölgesi’nin kurucu başkanlığını devraldığımda, karşımda batık bir oluşum ve umutsuz bir tablo vardı. Orayı Türkiye’nin teknolojiyle nefes alan bir gelecek vizyonu olarak gördüm ve fabrikaların yükseleceği bir alan olarak yeniden düzenledik. Azimle ve ortak akılla, orayı ülkemizin en hızlı ilerleyen, örnek gösterilen OSB projelerinden biri haline getirdik. Çünkü biliyordum ki; doğru inşa edilen her sanayi bölgesi, binlerce insanın ekmeği ve vatanın bağımsızlığıdır.
İnsan sadece üretmek için yaşamaz; paylaşmak, yaraları sarmak ve bir başkasının karanlığına ışık olmak da bu hayatın bir parçasıdır. Kızılay Avrasya Şube Başkanlığım döneminde, Suriye Savaşı’nın o yakıcı gölgesinde kalan İdlip bölgesindeki yetim yavrularımız için insani yardım faaliyetlerini başlattık. O yetimhanelerdeki bir çocuğun gülümsemesi, bana dünyadaki tüm başarı belgelerinden daha kıymetli geldi.
Dünyayı kasıp kavuran Pandemi döneminde Qadraj’ı aş evine çevirip, kendi personel ve arabalarımızla ihtiyaç sahiplerine toplam 26 bin sıcak yemek dağıttık, 15 Binden fazla koli yapıp Türkiye’nin dört bir yanına gönderdik.
Şahsi hayatımda da en büyük önceliğim her zaman “insana yatırım” oldu. Bugüne kadar bin 500 civarında evladımızın eğitim yolculuğuna burslarla omuz vermek, onlara kendi gençliğimde Süheyl Erboz Bey’in bana açtığı o kapı gibi bir kapı aralamak en büyük huzur kaynağımdır.
Başarı, zirveye çıkmak değildir. Oraya nasıl çıktığınızdır. Eğer kimseyi ezmeden, kimseye haksızlık etmeden, alnınız açık bir şekilde yürüyebiliyorsanız… işte o başarıdır. Benim için başarı; babamın emeğine layık olmak, çocuklarıma temiz bir isim bırakmak ve yaptığım işlerde insanların duasını almaktır. Qadraj da bu duanın bir parçasıysa, demek ki doğru yoldayız.
EKONOMİ
8 saat önceGÜNDEM KORİDORU
6 gün önceGÜNDEM KORİDORU
14 gün önceGÜNDEM KORİDORU
14 gün önceEKONOMİ
14 gün önceEKONOMİ
15 gün önceGÜNDEM KORİDORU
01 Mayıs 2026