Türkiye, son yıllarda yalnızca ekonomik dalgalanmalarla değil, çok daha derin ve uzun vadeli etkiler doğuracak bir demografik dönüşümle karşı karşıya. Doğurganlık hızının hızla düşmesi, nüfusun yaşlanması ve aile yapısındaki çözülme, sosyal güvenlik sisteminden iş gücü piyasasına, üretim kapasitesinden kalkınma hedeflerine kadar geniş bir alanda stratejik riskler ortaya koyuyor. 2000’li yılların başında 2,38 olan doğurganlık hızı, 2024 itibarıyla 1,48’e gerileyerek Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine indi. Bu düşüş, nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in altında seyrediyor. Uzmanlar, bu trendin devam etmesi halinde Türkiye’nin önümüzdeki 20–30 yıl içinde hızla yaşlanan, çalışan nüfus oranı düşen ve sosyal güvenlik sistemi ağır baskı altına giren ülkeler ligine dahil olabileceği uyarısında bulunuyor. Demografik daralmanın ekonomik yansımaları da giderek daha görünür hale geliyor. Çalışma çağındaki nüfusun azalması, üretim kapasitesini sınırlarken; yaşlı nüfusun artışı, emeklilik ve sağlık harcamalarını hızla yukarı çekiyor. Bu tablo, büyüme potansiyelinin zayıflaması, bütçe dengelerinin zorlanması ve uzun vadeli kalkınma hedeflerinin revizyonu anlamına geliyor. Diğer yandan hane yapısındaki dönüşüm, tüketim kalıplarından konut piyasasına, şehir planlamasından eğitim altyapısına kadar birçok alanda yeni sosyo-ekonomik dengelerin oluşmasına yol açıyor.
Öncelikli politika alanlarından biri olarak öne çıkıyor. Mahinur Özdemir Göktaş, kamu kurumlarında kreşlerin yaygınlaştırıldığını, büyük ölçekli konut projelerinde gündüz bakımevi açılmasının zorunlu hale getirildiğini ve 81 ilde sosyal kreşlerin kurulacağını açıkladı.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş
Türkiye’nin hızla derinleşen doğurganlık krizini, demografik dönüşümün ekonomik ve toplumsal boyutlarını ve çözüm yollarını değerlendiren Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Türkiye’de İş Dünyası’na verdiği kapsamlı röportajda alınan önlemleri ve yeni destek mekanizmalarını tüm yönleriyle aktarırken; Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Itır Erhart bakım yükü, toplumsal cinsiyet rolleri ve kadın istihdamı arasındaki ilişkiye dikkat çekti. Üreme Sağlığı ve İnfertilite Derneği Başkanı Prof. Dr. Gürkan Bozdağ doğurganlık düşüşünün görünmeyen yüzü olan infertilite riskine vurgu yaparken, ShopSA Yönetim Kurulu Başkanı Demet Sabancı Çetindoğan kadınların karar mekanizmalarındaki temsiline işaret etti. Güvensan CEO’su Münteha Adalı ekonomik ve sosyal güvensizliğin doğum kararlarını nasıl etkilediğine ilişkin açıklamalarda bulunurken, KAGİDER Yönetim Kurulu Başkanı Esra Bezircioğlu ise bakım yükü kalkmadıkça kadın istihdamı ve girişimciliğin sürdürülebilir biçimde artamayacağını vurguladı.
Doğurganlık hızı nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in altına düştü. Tek kişilik hanelerin oranı ise yüzde 20’ye ulaşmış durumda. 2000’li yılların başında 2,38 olan doğurganlık hızı, 2017 yılından itibaren nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in altına, 2024 yılında ise 1,48’e gerileyerek Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine ulaştı.
Türkiye’de doğum oranlarındaki hızlı düşüş, ülkenin geleceğine ilişkin sosyal, ekonomik ve demografik riskleri beraberinde getiriyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, doğurganlık hızının kritik eşik olan 2,1’in altına düşmesinin, sıradan bir nüfus değişimi değil, yapısal bir kırılmaya işaret ettiğini vurguladı. Bakan Göktaş, son verilerin tabloyu tüm çıplaklığıyla ortaya koyduğunu belirterek şu değerlendirmede bulundu: “2000’li yılların başında 2,38 olan doğurganlık hızı, 2017 yılından itibaren nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in altına düştü ve 2024 yılında 1,48’e gerileyerek Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine ulaştı. Bugün hanelerin önemli bir kısmında artık çocuk bulunmuyor. Tek kişilik hanelerin oranı yüzde 20’ye ulaşmış durumda. Bu gelişmeler, doğurganlık hızındaki düşüşün alarm verici bir boyuta ulaştığını gösteriyor.” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da konunun önemine dikkat çektiğini hatırlatan Göktaş, bu sürecin artık Türkiye açısından bir “varoluşsal tehdit” niteliği taşıdığını söyledi.
Bakanlık tarafından yürütülen kapsamlı saha araştırmaları, gençlerin evlilik ve çocuk sahibi olma kararlarını etkileyen faktörlerin yalnızca ekonomik nedenlerle sınırlı olmadığını ortaya koyuyor. Bakan Göktaş, tabloyu belirleyen temel unsurları şöyle sıraladı: “Eğitim sürelerinin uzaması, iş hayatına geçişin gecikmesi ve kariyer beklentilerinin artması, evlilik ve çocuk sahibi olma kararlarının daha ileri yaşlara ertelenmesine neden oluyor. Aile yapısındaki dönüşüm, bireyselleşme eğilimlerinin artması ve tek kişilik hanelerin yaygınlaşması da bu süreci hızlandırıyor.” Geleneksel dayanışma ağlarının zayıflamasının da önemli bir etken olduğunu vurgulayan Göktaş, genç çiftlerin çocuk yetiştirme sürecinde yeterli sosyal destek bulamayacakları kaygısıyla ebeveynlik kararlarını daha temkinli aldıklarını ifade etti. Cumhuriyetin ilk yıllarından 1960’lara kadar uygulanan nüfus artırıcı politikalar sayesinde doğurganlık hızının kadın başına yaklaşık yedi çocuğa kadar çıktığını hatırlatan Bakan Göktaş, 1960’lardan itibaren kalkınma hedefleri doğ rultusunda nüfus artışının sınırlanmasının benimsendiğini söyledi.
Doğum oranlarını artırmaya yönelik politikaların merkezinde, ailelerin yaşam maliyetleri, çocuk bakım hizmetleri ve iş-yaşam dengesi yer alıyor. Bakan Göktaş, özellikle ekonomik destek mekanizmalarının son iki yılda ciddi biçimde genişletildiğini açıkladı. Aile ve Gençlik Fonu kapsamında yürütülen Evlenecek Gençlerin Desteklenmesi Projesi ile genç çiftlere önemli finansman desteği sağlandığını belirten Göktaş, yeni düzenlemeleri şu sözlerle aktardı: “18-25 yaş aralığındaki çiftlere 250 bin TL, 26-29 yaş aralığındaki çiftlere ise 200 bin TL olmak üzere, 2 yıl geri ödemesiz ve 48 ay vadeli kredi desteği sağlıyoruz. 48 ay içinde çocuk sahibi olunması halinde kredi geri ödemeleri 12 ay erteleniyor.” Ocak 2026 itibarıyla 56 bini aşkın çifte kredi ödemesi yapıldığını, 138 bin kişiye evlilik öncesi eğitim ve danışmanlık hizmeti sunulduğunu belirten Göktaş, ekonomik teşviklerin sahaya güçlü biçimde yansıdığını vurguladı. Prof. Dr. Itır Erhart, “Türkiye’de kadınların yalnızca yüzde 30’u iş gücünde. sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sistemi için nüfusun çok daha büyük bir kısmını çalışır hale getirmemiz gerekiyor. insanlar ekonomik olarak bağımsız olmalı ki özgüvenle çocuk yapabilsin. bunun için evrensel bakım desteği ve toplumsal cinsiyet rollerinden özgürleşme şart.” dedi.
2015’ten bu yana verilen doğum yardımlarında 2025 Aile Yılı kapsamında köklü bir reforma gidildi.
Buna göre: (2025 yılından geçerli olacak şekilde)
* İlk çocuk için: 5.000 TL tek seferlik ödeme
* İkinci çocuk için: Aylık 1.500 TL
* Üçüncü çocuk ve sonrası için: Aylık 5.000 TL Bu ödemeler, çocuklar 5 yaşına gelene kadar annelerin hesaplarına düzenli olarak yatırılacak. 2025 Aile Yılı kapsamında aile bütçesini rahatlatmaya dönük önemli adımlar da atıldı:
* Şehirler arası ulaşımda yüzde 40’a varan indirim
* Tren seyahatlerinde ailelere yüzde 15, yeni evli çiftlere yüzde 50 indirim
* THY iç hat uçuşlarında ailelere yüzde 15 indirim
* Sinemalarda yüzde 40’a varan halk günü indirimi
2026–2035 AİLE VE NÜFUS 10 YILI BAŞLIYOR
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tensipleriyle ilan edilen 2026–2035 Aile ve Nüfus 10 Yılı, Türkiye’nin demografik geleceğini güvence altına almayı amaçlıyor. Bakan Göktaş, bu kapsamda mevzuattan eğitime, sağlıktan sosyal politikalara kadar geniş bir reform sürecinin hayata geçirileceğini vurguladı.

Akademisyen Prof. Dr. Itır Erhart
Türkiye’de doğurganlık hızının tarihi dip seviyelere gerilemesi, nüfus politikalarının merkezine kadınların iş gücü, bakım sorumluluğu ve toplumsal cinsiyet rollerini yerleştiriyor. Akademisyen Prof. Dr. Itır Erhart, Türkiye’de kadınların iş hayatı ile annelik arasında zorunlu bir tercih yapmaya itildiğini vurgulayarak, sürdürülebilir bir nüfus politikası için bakım hizmetlerinden ebeveyn iznine, esnek çalışmadan toplumsal dönüşüme kadar geniş kapsamlı bir reform ihtiyacına dikkat çekti.
Kadınların iş hayatından kopuşunun temelinde, bakım yükünün eşit paylaşılmaması yatıyor. Prof. Dr. Erhart’a göre, yalnızca çocuk değil; yaşlanan ebeveynler, hasta veya engelli bireylerin bakımı da toplumsal olarak kadının sorumluluğu olarak görülüyor. Bu durum, kadınların eğitim sonrası iş gücüne katılımını sınırlıyor. Erhart sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Bakım yükü yalnızca çocuk olarak düşünülmemeli. Yaşlanan ebeveynler, evde hasta biri varsa ya da engelli birey bulunuyorsa, bu sorumluluk ağırlıklı olarak kadına yükleniyor. Kadın mezuniyetten sonra iş hayatına katılsa bile, bakım yükü eşit paylaşılmadığı için bir noktada işi bırakmak zorunda kalıyor. Rakamlar bize şunu net gösteriyor: Kadınlar evlendikten sonra belli bir oranda iş gücünden kopuyor.” Birinci çocuktan sonra işten ayrılma oranlarının hızla arttığını vurgulayan Erhart, temel sorunun kadınların çift mesai yapmak zorunda kalması olduğunu söyleyerek, “Kadın tam zamanlı bir işte çalışsa bile akşam eve geldiğinde bakım yükü ondan bekleniyor. Alışverişten evin düzenine, çocuğun bakımından planlamaya kadar her şey kadının sorumluluğu olarak görülüyor. Böyle olunca kadın, iş ile annelik arasında kalıyor ve sanki bir tercih yapmak zorundaymış gibi hissediyor” dedi.
Prof. Dr. Erhart, bu eşitsizliğin en net göstergesinin ebeveynlik algısında ortaya çıktığını ifade ediyor ve ekliyor: “Bir erkek baba olduğunda, ‘Acaba işi bırakmak zorunda kalır mıyım?’ diye düşünmez. Ama kadın böyle bir endişeyle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle kimisi kariyerini, kimisi anneliği seçmek zorunda hissediyor. Oysa ideal olan, kadının böyle bir tercihe zorlanmaması.” Bu noktada, toplumsal cinsiyet rollerinin kırılmasının hayati önemde olduğuna dikkat çeken Erhart, bakım sorumluluğunun eşit paylaşılması halinde kadınların hem iş hayatında kalabileceğini hem de anneliği güvenle seçebileceğini vurguluyor. Sürdürülebilir nüfus politikaları açısından en temel önceliğin evrensel ve ücretsiz bakım desteği olduğunu belirten Prof. Dr. Erhart, şu değerlendirmeyi yapıyor: “Bir annenin ya da babanın çocuğunu güvenle bırakabileceği, ücretsiz ya da çok düşük ücretli kreşler olmazsa, kadınların iş hayatında kalması çok zor. Bugün birçok ebeveyn, kreşe vereceği paradan daha az maaş alıyor. Böyle bir durumda insanlar ‘Çalışıyorum ama kreşi bile ödeyemiyorum, o halde işi bırakayım’ noktasına geliyor.” Her mahallede erişilebilir gündüz bakım evleri ve sosyal kreşlerin kurulmasının kritik önem taşıdığını vurgulayan Erhart, bunun kadınların istihdamını ve doğurganlık kararlarını doğrudan etkileyeceğini ifade ediyor.
Türkiye’de babalık izninin 10 güne çıkarılmasının planlandığını hatırlatan Prof. Dr. Erhart, bunun köklü bir dönüşüm ortaya çıkarmayacağını savunuyor: “İskandinav ülkelerinde ebeveyn izni var. Kim evde kalmak istiyorsa o kullanıyor. Bizde ise erkek 10 gün sonra işe dönüyor ve bakım tamamen kadının omzuna bırakılıyor. Bu, sistemin açıkça ‘çocuk bakımı kadının görevi’ dediği bir düzen. 10 günle hiçbir şey değişmez.”
İş hayatındaki cinsiyet temelli ayrımcılığın, doğurganlık kararlarını da doğrudan etkilediğini ifade eden Erhart, şu çarpıcı örneği veriyor: “Bir iş görüşmesinde kadınlara sıkça ‘İş-yaşam dengesini nasıl kuracaksınız?’ sorusu sorulur. Bu soru erkeklere asla sorulmaz. Çünkü bakım yükünün erkeklerin meselesi olmadığı varsayılır. Bu da kadının kariyerinde sürekli bir baskı yaratır.” İleri yaşta evlenme eğiliminin de doğurganlık üzerinde etkili olduğunu belirten Prof. Dr. Erhart, bu duruma da farklı bir perspektiften yaklaşarak, “Ben ileri yaş evliliği destekleyen biriyim. Çünkü bireyin önce kendi ayakları üzerinde durabilmesi gerekiyor. Ekonomik bağımsızlık olmadan aile kurmak, kişiyi başkasına bağımlı hale getiriyor. Bugün gençlerin ekonomik olarak bağımsız hale gelmesi 20’li yaşlarda mümkün olmuyor. Bu nedenle evlilik ve çocuk yaşı ileriye kayıyor.” Ekonomik belirsizliklerin doğurganlık üzerindeki etkisine dikkat çeken Erhart, genç kuşağın karşı karşıya kaldığı tabloyu ise şöyle özetliyor: “Bu kuşak, küresel ölçekte önceki kuşaktan daha az kazanan ilk kuşak. İnsanlar kendi geçimlerinden endişe ederken, bir de çocuk sorumluluğu almakta tereddüt ediyor. Bu nedenle ekonomik güvencesizlik, doğurganlık kararlarını doğrudan etkiliyor.

Üreme Sağlığı ve İnfertilite Derneği (TSRM) Başkanı Prof. Dr. Gürkan Bozdağ
Üreme Sağlığı ve İnfertilite Derneği (TSRM) Başkanı Prof. Dr. Gürkan Bozdağ, doğurganlık krizinin yalnızca “çocuk istememe” tercihiyle açıklanamayacağını vurgulayarak, “İstediği halde çocuk sahibi olamayan çiftlerin oranı hızla artıyor” dedi. Bozdağ, Türkiye’de doğurganlık krizinin kalıcı bir demografik dönüşümün parçası olma ihtimalinin yüksek olduğuna dikkat çekti.
Dünya genelinde doğurganlık hızlarında ciddi bir düşüş yaşandığını belirten Prof. Dr. Bozdağ, tabloyu şöyle özetledi: “Aslında bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil. Hindistan ve bazı Afrika ülkeleri dışında hemen tüm dünyada doğurganlık hızlarında ciddi bir düşüş var. Avrupa’da, Amerika’da, Çin’de, Japonya’da, Uzak Doğu ülkelerinde çok ciddi bir azalma trendi söz konusu. Türkiye’deki düşüş ise bu küresel eğilimin de ötesinde olabilir. Çünkü bize özgü bazı dinamikler de bu süreci etkiliyor.” Bozdağ, doğurganlık hızındaki bu sert düşüşün, yalnızca çocuk sahibi olma tercihlerindeki değişimle açıklanamayacağını belirterek, “Bu 1,48 oranı sadece çocuk sahibi olmamakla açıklanamaz. Çocuk sahibi olmak isteyip gebelik elde edemeyen çiftlerin oranındaki artış da bu düşüşte çok önemli bir paya sahip” dedi. Doğurganlık krizinin geçici değil, kalıcı bir demografik dönüşümün işareti olabileceğini söyleyen Prof. Dr. Bozdağ, en kritik faktörün kadınlarda çocuk sahibi olma yaşının ileri kayması olduğunu vurgulayarak şöyle konuştu; “Kadın yaşı ileri gittikçe hem gebe kalabilme ihtimali azalıyor, hem gebeliğe ulaşmak için geçen süre uzuyor, hem de gebelik komplikasyonları artıyor. Düşük, anne karnında kayıp, erken doğum riski yükseliyor. Ayrıca ikinci bir çocuk için yeterli üreme süresi kalmıyor. Bu nedenle hem zor gebe kalınıyor hem de ikinci çocuk şansı büyük ölçüde ortadan kalkıyor.” İkinci büyük etkenin erkeklerde sperm sayısı ve kalitesindeki küresel düşüş olduğuna dikkat çeken Bozdağ, şu bilgileri paylaştı: “Eskiden normal sperm sayısı mililitrede 20 milyon kabul edilirdi. Sonra bu eşik 16 milyona, ardından 14 milyona düştü. Tüm dünyada sperm sayılarında belirgin bir azalma var. Bunun kesin nedenlerini bilmiyoruz ama çevresel kirlilik, manyetik alanlar, kimyasallar, viral enfeksiyonlar etkili olabilir.”
Toplumda yaygın olan “Nasıl olsa tüp bebek var” algısının büyük bir yanılgı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Bozdağ, özellikle ileri yaşta başarı oranlarının ciddi biçimde düştüğünü dile getirerek şöyle konuştu; “Tüp bebek, her durumda kesin çözüm değildir. Çünkü tüp bebekte de kadının kendi yumurtası kullanılır. Yaş ilerledikçe yumurta kalitesi düşer ve gebelik ihtimali azalır. Bu nedenle özellikle kadınların bu konuda bilinçlenmesi gerekir.” Bozdağ, çocuk sahibi olmayı ileri yaşlara erteleyen kadınlar için yumurta dondurmanın kritik bir seçenek ol duğunu vurgularken, Türkiye’deki mevzuatın bu konuda sınırlayıcı olduğuna dikkat çekti. Gürkan Bozdağ, sözlerini şöyle sürdürdü; “Ülkemizde yumurta dondurmak için belirli tıbbi şartlar gerekiyor. Yumurtalık rezervinin düşük olması, erken menopoz riski, kemoterapi veya yumurtalık ameliyatı gibi durumlar yoksa kadınlar yumurtalarını donduramıyor. Oysa 34–35 yaşında, rezervi iyi ama kariyer nedeniyle çocuk sahibi olmayı ertele yen bir kadın, bugün Türkiye’de yumurtasını donduramıyor.”
Tüp bebek başarısında yaş faktörünün belirleyici olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Gürkan Bozdağ, şu aralıkları verdi:
* 35 yaş altı: En yüksek başarı
* 35–38 yaş: Kademeli düşüş
* 38–40 yaş: Belirgin azalma
* 40–43 yaş: Daha düşük başarı
•44 yaş ve üzeri: En düşük ihtimal
“Bu nedenle hem tüp bebek desteğinin hem de yumurta dondurma uygulamalarının özellikle 38 yaş altına yoğunlaştırılması gerekir.”
Bu durumun ciddi bir kayıp oluşturduğunu vurgulayan Bozdağ, şu değerlendirmeyi yaptı: “Eğer bu kadınlar yumurtalarını genç yaşta dondurabilseler, 38–39 yaşında o yumurtalarla çok daha yüksek başarıyla gebelik elde edebilirler. Ancak şu an rezerv düştüğünde dondurabiliyorlar ki bu da başarı şansını ciddi biçimde azaltıyor.”
Tüp bebek ve üreme sağlığı yatırımlarının ekonomik getirisine de dikkat çeken Prof. Dr. Bozdağ, çarpıcı bir perspektif sunarak şöyle konuştu; “Tüp bebek için yapılan devlet yatırımı, uzun vadede devlete pozitif geri dönüş sağlar. Çünkü doğan çocuk ileride vergi mükellefi olur. Ya pılan bilimsel çalışmalara göre, yaklaşık 38 yaşından sonra bireyin devlete ödediği vergiler, doğumdan itibaren yapılan tüm kamu harcamalarını telafi ediyor.” Bu analizlerin yalnızca Türkiye’ye değil, İngiltere, ABD ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde yapılan araştırmalara da dayandığını vurgulayan Bozdağ, “Tüp bebek ve yumurta dondurma, geleceğin vergi mükelleflerine yapılan stratejik yatırımdır” dedi.

ShopSA Yönetim Kurulu Başkanı Demet Sabancı Çetindoğan
Kadın istihdamı, girişimcilik ve ihracatta kadınların rolüne dikkat çeken ShopSA Yönetim Kurulu Başkanı Demet Sabancı Çetindoğan, Türkiye ekonomisinin daha güçlü bir yapıya kavuşması için kadınların sadece üretimde değil, karar mekanizmalarında da etkin rol üstlenmesi gerektiğini söyledi. Kadınların karar alma süreçlerinde yeterince temsil edil mediğine dikkat çeken Çetindoğan, bu alandaki farkındalığı artırmak için düzenlenen organizasyonların önemine vurgu yaparak, “Bu tür konferanslar kadınlarımıza güç vermek ve farkındalık yaratmak açısından çok kıymetli. Ülkemizin ekonomik anlamda daha da iyiye gidebilmesi için kadın üreticilerimizin, girişimcilerimizin ve ihracatçılarımızın payının artması gerekiyor. Sadece ihracat yapmak değil, gerçekten karar mekanizmalarında bulunmak çok önemli” dedi. Çetindoğan, organizasyona ev sahipliği yapan Türkiye İhracatçılar Meclisi’ne (TİM) de teşekkür ederek, bu tür çalışmaların devam etmesi temennisinde bulundu.
Kadın üreticileri desteklemek amacıyla hayata geçirilen ShopSA projesinin zaman içinde kapsamını genişlettiğini anlatan Çetindoğan, projenin temel amacının kadınların ürünlerini dijitalin sunduğu imkânlarla daha geniş pazarlara ulaştırmak olduğunu belirtti. “Kadın üreticilerimizin kendi sınırlarını aşarak, dijitalin hız ve erişim gücü sayesinde ürünlerini farklı noktalara ulaştırmasını hedefledik. Ancak proje ilerledikçe eğitim ihtiyacını da fark ettik. Bunun üzerine bir eğitim birimi kurduk ve il il dolaşarak kadınlarımıza eğitim vermeye başladık” diyen Çetindoğan, motivasyonun da kadın girişimciler için hayati önemde olduğuna dikkat çekti. Türkiye’nin uzun yıllar genç nüfus avantajıyla öne çıktığını hatırlatan Çetindoğan, son dönemde doğurganlık oranlarındaki düşüşün dikkatle ele alınması gerektiğini vurgulayarak, “Avrupa’nın bugün yaşadığı yaşlı nüfus sorununu bizim yaşamamamız lazım. Bir yandan üretici, diğer yandan tüketici bir toplum olmak zorundayız. Gençlerimizi bu konuda bilinçlendirmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Güvensan CEO’su Münteha Adalı
Güvensan CEO’su Münteha Adalı da doğum oranlarına ilişkin yorum yapan isimlerden biri oldu. Temel sorunun insanların geleceğe dair umut ve güven kaybı olduğunu vurgulayan Adalı, özellikle gelir seviyesi yüksek kesimde çocuk sahibi olma isteğinin hızla azaldığını, bu grupta aynı zamanda yurt dışına yönelik ciddi bir beyin göçü yaşandığını söyledi. Türkiye’de 25–45 yaş aralığındaki nitelikli iş gücünün önemli bir bölümünün yurt dışında yaşam kurmaya çalıştığını ifade eden Adalı, “45 yaş üstünde ise eşlerden birinin expat olması nedeniyle ailece göç söz konusu. İnsanlar bu ülkede çocuk yetiştirmek istemiyor çünkü hem ekonomik hem sosyal anlamda gelecek göremiyor” dedi.
Kadınların iş hayatına katılımıyla birlikte çocuk bakımının ciddi bir sorun alanı haline geldiğine dikkat çeken Adalı, bu yükün büyük ölçüde hâlâ kadınların üzerinde olduğunu belirtti. Kadın bir gemi kaptanıyla yaşadığı bir diyaloğu aktaran Adalı, “Kadın, çocuklara bakmak için işi bıraktığını söyledi. ‘Eşin bırakamaz mıydı?’ diye sorduğumda, ‘İlişkilerde çürük elma biz kadınlar oluyoruz’ dedi. Bu, toplumun kadına biçtiği rolü çok net anlatıyor” ifadelerini kullandı. Kadınların anneliği ve kariyeri bir arada yürütmekte zorlandığını belirten Adalı, bunun sadece dışsal baskılarla değil, kadının kendi iç dünyasında yaptığı konumlandırmayla da ilgili olduğunu vurguladı. “Kadın, kendini partnerine hizmet eden ve gelirini eve destek olarak tanımladığı sürece bu düzen değişmeyecek” dedi. Kadın olmanın iş hayatında bir dezavantaj değil, tam tersine bir fırsat olduğunu savunan Adalı, ekonomik gücün özgüvenle doğrudan bağlantılı olduğunu belirterek, “Erkeklerin bankacılıkta gücü nereden aldığını ilk gördüğümde anladım: Paradan ve oluşturdukları ekonomiden. Şimdi kadınlar da yüzünü oraya dönüyor” diye konuştu. Ancak gücün nasıl kullanıldığının da önemli olduğunu vurgulayan Adalı, “Eleştirdiğimiz erkek egemen kültüre benzememeliyiz. Ekonomik gücümüzü cebimizde tutarken, cinsiyetimizle barışık, dengeli ve adil bir duruş sergilemeliyiz” değerlendirmesinde bulundu. Devletin kadın istihdamını destekleyecek somut ve bağlayıcı adımlar atması gerektiğini ifade eden Adalı, belirli büyüklükteki işletmeler için kreş ve çocuk bakım evi zorunluluğu getirilmesini önerdi. “Nasıl engelli istihdamı zorunluysa, belli sayının üzerindeki çalışanı olan şirketlerde çocuk yuvası zorunlu olmalı. Bunun karşılığında vergi avantajı sağlanabilir. Devletin yapma hızıyla özel sektörün yapma hızı arasında ciddi fark var. Yasa konur, özel sektör uygular ve denetlenir. Bu bir sosyal dönüşüm meselesidir” dedi.
Toplumsal cinsiyet eşitliğinin yalnızca kadınların değil, erkeklerin de sorumluluğunda olduğunu belirten Adalı, 2018’den bu yana “erkekler konuşuyor” başlığı altında çalışmalar yürüttüklerini söyledi. Türkiye’nin nitelikli insan kaynağını yeterince desteklemediğini dile getiren Adalı, bunun uzun vadede ciddi toplumsal sonuçlar doğuracağını söyledi.

KAGİDER Yönetim Kurulu Başkanı Esra Bezircioğlu
KAGİDER Yönetim Kurulu Başkanı Esra Bezircioğlu ise, Türkiye’de kadınların iş gücüne katılımı ve girişimcilik oranlarının önündeki en büyük engelin çocuk ve yaşlı bakım sorumluluğunun büyük ölçüde kadınların üzerinde olması olduğunu söyledi. Bu durumun kadınların istihdamdan kopmasına, girişimcilik hikâyelerinin başlamadan bitmesine ya da hiç başlayamamasına yol açtığını vurgulayan Bezircioğlu, bakım yükünün hafifletilmesinin ekonomik ve toplumsal açıdan kritik önem taşıdığını belirtti. Türkiye nüfusunun yarısını kadınların oluşturduğunu hatırlatan Bezircioğlu, “Girişimci kadın oranımız yalnızca yüzde 11,5, istihdamdaki payımız ise yüzde 36 seviyesinde. Bu oranları artırmak temel hedefimiz. Kadınların ekonomik hayata daha fazla katılması, sadece Türkiye ekonomisi için değil, toplumsal refah için de son derece önemli” dedi. Bu kapsamda farkındalık çalışmaları yürüttüklerini belirten Bezircioğlu, özel sektör ve yerel yönetimlerde bu bilincin giderek arttığını, ancak istenilen seviyeye ulaşmak için daha güçlü ve yaygın adımlar atılması gerektiğini ifade etti. Çocuk ve yaşlı bakımına erişim ile finansman olanaklarının kadınların önündeki en büyük engeller arasında yer aldığını dile getiren Bezircioğlu, bu sorunların çözülmesi halinde kadınların üniversiteden yönetime, girişimcilikten sanayiye, ihracattan küresel pazarlara kadar her alanda güçlü biçimde var olabileceğini söyledi. Bezircioğlu“Bu alanlardaki engelleri kaldırabilirsek, kadınların yapamayacağı hiçbir şey yok. Kadın isterse her şeyi başaracak potansiyele sahip” değerlendirmesinde bulundu.
Son dönemde hızla düşen doğum oranlarına da değinen Bezircioğlu, bu durumun kadınların üzerindeki bakım yükü ve ekonomik kaygılarla doğrudan ilişkili olduğunu vurguladı. Çocuk sahibi olmanın maddi açıdan ciddi bir sorumluluk haline geldiğine dikkat çeken Bezircioğlu, “Bugün eğitim ve yaşam giderleri aileleri endişelendiriyor. Bu da çocuk sayısını doğrudan etkiliyor” dedi. Kadınların büyük çoğunluğunun anne olmayı istediğini ifade eden Bezircioğlu, “Bir, iki ya da üç çocuk sahibi olmak kadınlar için manevi olarak çok kıymetli. Ancak ekonomik ve sosyal koşullar bu isteğin hayata geçmesini zorlaştırıyor” diye konuştu. Devletin bu alanda önemli çalışmalar yürüttüğünü belirten Bezircioğlu, kadınların doğum sonrası iş hayatında kalabilmesi için esnek ve destekleyici yasal düzenlemelere ihtiyaç olduğunu söyledi.
GÜNDEM KORİDORU
16 gün önceGÜNDEM KORİDORU
21 gün önceGÜNDEM KORİDORU
23 gün önceGÜNDEM KORİDORU
13 Mart 2026KARİYER
13 Mart 2026GÜNDEM KORİDORU
13 Mart 2026EKONOMİ
13 Mart 2026