Fes’te ise bambaşka bir Fas vardı. Yüzyıllardır değişmeden kalan medinası, insanı tarihin tam ortasına bırakıyordu. El emeğiyle boyanan deriler, mozaiklerle süslenmiş kapılar ve sessiz avlular; bu şehrin bilgeliğini ve sabrını anlatıyordu. Her adımda geçmişin izleriyle bugünün iç içe geçtiğini görmek mümkündü.

Çöle yaklaştıkça manzara sadeleşti ama hisler derinleşti. Atlas Dağları’nın eteklerinde, doğanın ihtişamı insanı hem küçülten hem de huzur veren bir sessizlik sundu. Sahra’da gecenin altında yıldızlara bakarken, dünyanın gürültüsünden ne kadar uzaklaşılabileceğini fark ettim. Orada zaman duruyor, insan kendini dinlemeyi yeniden öğreniyordu.
Fas, sadece görülen bir ülke değil; koklanan, dinlenen ve hissedilen bir deneyim. Renkleriyle gözlere, insanıyla kalbe, sessizliğiyle ruha dokunan bu topraklar; bende unutulmayacak bir iz bıraktı. Döndüğümde bavulumda hediyelerden çok, içimde taşımaya devam ettiğim bir Fas kaldı.

Fas’a vardığım an, bunun sıradan bir seyahat olmayacağını hissettim. Uçaktan indiğimde yüzüme çarpan sıcak hava, sadece iklimin değil; yüzyılların, kültürlerin ve hikâyelerin sıcaklığıydı sanki. Bu topraklar insanı acele ettirmiyor; tam tersine yavaşlatıyor, etrafına bakmaya, dinlemeye ve hissetmeye davet ediyor. Daha ilk anda anladım ki Fas, gezilip bitirilecek bir yer değil; yaşanacak, içine girilecek bir duygu.
Marakeş’te sabahlar başka bir renkle başlıyordu. Kızıl tonlu duvarlar, güneş yükseldikçe altın sarısına dönüyor; şehir adeta nefes alıyordu. Dar sokaklardan geçerken baharat kokuları birbirine karışıyor; tarçın, safran ve nane havada asılı kalıyordu. Medinanın içinde yürümek, bir labirentin kalbine doğru ilerlemek gibiydi. Kaybolmak korkutucu değil, aksine huzur vericiydi. Çünkü her köşede bir kapı, her kapının ardında bir hikâye vardı. El işçiliğiyle yapılmış ahşap kapılar, rengârenk mozaiklerle süslenmiş duvarlar ve avlular… Sessizlikle kalabalık arasında kurulmuş tuhaf ama büyüleyici bir denge.

Jemaa el-Fna Meydanı ise günün ruhunu en net anlatan yerdi. Gündüz sade ve dingin görünen meydan, akşam olunca bambaşka bir kimliğe bürünüyordu. Güneş batarken gökyüzü kızıl ve mor tonlara boyanıyor, meydan yavaş yavaş canlanıyordu. Sokak sanatçıları, müzisyenler, hikâye anlatıcıları ve satıcılar… Her biri bu büyük sahnenin bir parçasıydı. Gürültü kaos değildi; bir ritimdi. İnsan kalabalığın içinde yalnız hissetmiyor, aksine ait oluyordu.
Fes’e geçtiğimde zaman daha da yavaşladı. Bu şehir, bilgeliği ve geçmişiyle insanı sessizce kucaklıyor. Dünyanın en eski medinalarından birinde yürümek, tarihle göz göze gelmek gibiydi. Yüzyıllardır aynı yöntemlerle çalışan zanaatkârlar, sabırla işlenen deriler, taşlara işlenmiş desenler… Burada her şey aceleye karşıydı. Fes bana, modern dünyanın unutturduğu bir şeyi hatırlattı: Emek, zaman ister; güzellik sabırla doğar.
Atlas Dağları’na yaklaştıkça manzara değişti ama hisler derinleşti. Dağların görkemi karşısında insan susuyor. Toprak tonları, sessiz köyler ve gökyüzüne daha yakınmış gibi hissettiren bir hava… Orada doğa konuşuyor, insan dinliyor. Küçük bir köyde içilen nane çayı, lüks bir sofradan çok daha anlamlıydı. Çünkü samimiyet vardı; gösterişten uzak, kalpten gelen bir misafirperverlik.

Sahra Çölü ise Fas’ın ruhunun en çıplak hâliydi. Gündüz sonsuz gibi görünen kum tepeleri, gece gökyüzüyle birleşiyordu. Yıldızlar o kadar yakındı ki uzansam dokunacakmışım gibi hissettim. Çölde insan, kendisiyle baş başa kalıyor. Gürültü yok, fazlalık yok. Sadece sen, kum ve sessizlik. Orada anladım ki bazen insanın ihtiyacı olan şey, kalabalık değil; derin bir yalnızlık ve iç sesidir.
Fas bana sadece yeni yerler göstermedi; kendimle ilgili de yeni şeyler öğretti. Yavaşlamayı, bakmayı, dinlemeyi… Güzelliğin her zaman düzenli ve kusursuz olmak zorunda olmadığını; bazen karmaşanın içinde saklandığını fark ettim. Renklerin cesurca bir araya geldiği bu ülke, bana hayatın da böyle yaşanabileceğini fısıldadı.

Fas’tan dönerken yanımda hediyeler, fotoğraflar ve anılar vardı ama asıl getirdiğim şey başkaydı. İçimde hâlâ dolaşan dar sokaklar, burnuma gelen baharat kokuları ve gece çölde gördüğüm yıldızlar… Fas benden bir parça aldı, bana da kendinden bir parça bıraktı. Ve biliyorum ki bazı yolculuklar bittiğinde bile insanın içinde yaşamaya devam eder.
GÜNDEM KORİDORU
14 saat önceGÜNDEM KORİDORU
8 gün önceKARİYER
15 gün önceGÜNDEM KORİDORU
16 gün önceEKONOMİ
16 gün önceGÜNDEM KORİDORU
19 gün önceGÜNDEM KORİDORU
21 gün önce