Türkiye ekonomisi, enflasyonla mücadele sürecinin kritik bir eşiğinden geçerken; para politikasından sosyal güvenlik sistemine, tarımdan iklim politikalarına kadar pek çok başlık eş zamanlı olarak yeniden tanımlanıyor. Küresel ölçekte jeopolitik risklerin, iklim krizinin ve finansal belirsizliklerin arttığı bir dönemde ekonomi yönetiminin attığı adımlar yakından izlenirken, tartışmaların odağında ise faiz–enflasyon dengesi, sosyal desteklerin sürdürülebilirliği ve yapısal reformların derinliği yer alıyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, bu çok katmanlı gündeme ilişkin yaptığı değerlendirmelerde, uygulanan ekonomi programında bir gevşeme olmadığını vurgulayarak; enflasyonla mücadeleden bireysel emeklilik sistemine, tarımsal destekleme modelinden COP31 hazırlıklarına kadar birçok soruya yanıt verdi.
Sözlerine güncel tabloyu değerlendirerek başlayan Yılmaz, “Türkiye ekonomisi 2003-2024 döneminde küresel büyümenin 1,9 puan üzerinde yıllık ortalama yüzde 5,4 oranında büyüdü. Küresel hasıla 2024 sonu itibarıyla 2002 yılının 2,2 katına ulaşırken; milli gelirimiz ise küresel büyümenin ortalama yıllık 1,9 puan üzerindeki yüksek büyüme oranıyla 2002 yılı gelirinin 3,2 katına ulaştı” şeklinde konuştu.
Faiz indirimi–kur ilişkisine yönelik tartışmalara değinen Yılmaz, kamuoyunda sıkça dile getirilen “faiz düşerse TL’den kaçış olur” yaklaşımının eksik bir bakış açısı olduğunu söyledi. Bu tartışmaların çoğu zaman nominal göstergeler üzerinden yürütüldüğünü ifade eden Yılmaz, esas belirleyici olanın reel faiz olduğuna dikkat çekerek, “Faiz konusunu değerlendirirken mutlaka enflasyonla birlikte ele almak gerekir. Eğer enflasyon düşüyorken faiz indirimi yapıyorsanız, burada reel faiz dengesinde bozulma olmaz. Sağlıklı bir dezenflasyon sürecinde faizlerin de aşağı gelmesi son derece doğaldır. Böyle bir ortamda Türk lirasından çıkış beklemek için ekonomik bir gerekçe yoktur” dedi.
Yılmaz, yatırımcı davranışlarının yalnızca faiz oranlarına bağlı olarak şekillenmediğini vurgulayarak, güven, öngörülebilirlik ve makroekonomik istikrarın en az faiz kadar önemli olduğunun altını çizdi.
“Döviz talebini sadece faiz üzerinden açıklamak doğru değil” diyen Yılmaz, “İnsanlar karar alırken enflasyon beklentilerine, ülkenin genel gidişatına, mali disipline ve programa olan güvene bakar. Bizim yürüttüğümüz program tam da bu güveni tesis etmeye yöneliktir” açıklamalarında bulundu.

Bireysel Emeklilik Sistemi’nde (BES) devlet katkısının yüzde 30’dan yüzde 20’ye düşürülmesine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yılmaz, bunun yanlış yorumlandığını belirtti. Sistemin halen güçlü şekilde desteklendiğini aktaran Yılmaz, “Yüzde 20 devlet katkısı çok ciddi bir teşviktir. Dünyadaki örneklerle kıyasladığınızda da oldukça cazip bir oran. Yüzde 30’luk destek, olağanüstü koşullarda uygulanan bir teşvikti. Makro finansal istikrarımız güçlendikçe bu tür olağanüstü teşviklere olan ihtiyaç azalıyor” ifadelerini kullandı.
Bu oranın bütçe dengeleri gözetilerek belirlendiğini vurgulayan Yılmaz, BES’in yalnızca bireyler için değil, ülke ekonomisi açısından da stratejik bir öneme sahip olduğunu da dile getirerek, “BES, uzun vadeli tasarrufların artması açısından son derece önemli. Hem vatandaşlarımızın emeklilik döneminde refahını artırıyor hem de sermaye piyasalarına uzun vadeli kaynak sağlıyor. Bu nedenle sistemden geri adım söz konusu değil, tam tersine daha sağlıklı bir zemine oturtuluyor” diye konuştu.
Sigortacılık sektörüne de değinen Yılmaz, Türkiye’de sigorta penetrasyonunun hâlâ istenen seviyede olmadığını belirterek, yaşlanan nüfus gerçeğiyle birlikte yeni sigorta alanlarının gündeme geleceğini söyledi.
Yılmaz, sözlerini şu şekilde sürdürdü; “Önümüzdeki dönemde bakım sigortacılığı gibi alanlar daha fazla konuşulacak. Nüfus yaşlanıyor, sosyal ihtiyaçlar değişiyor. Sigortacılık sektörü bu dönüşüme cevap verecek büyük bir potansiyele sahip.”
Tamamlayıcı emeklilik sistemi konusunda ise henüz netleşmiş bir düzenleme bulunmadığını vurgulayan Yılmaz ayrıca, bu alanda çalışmaların sürdüğünü ancak aceleci bir yaklaşımın söz konusu olmadığını ifade etti.
Türkiye’nin 2026 yılında ev sahipliği yapacağı COP31 İklim Zirvesi’ne ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Yılmaz, bunun yalnızca çevre politikaları açısından değil, ekonomi, finans ve diplomasi açısından da büyük bir organizasyon olduğunu söyledi.
Yılmaz, konuya ilişkin “COP31, Kasım ayında Antalya’da yapılacak. Yaklaşık 200 ülkeden on binlerce katılımcının gelmesini bekliyoruz. Bu, dünyanın en büyük uluslararası toplantılarından biri. Türkiye açısından son derece önemli bir vitrin” açıklamalarında bulundu.
İklim değişikliğiyle mücadelenin artık sadece çevresel bir mesele olmadığını vurgulayan Yılmaz, bu sürecin finansman boyutunun da giderek öne çıktığını ifade etti.
İklim değişikliğinin Türkiye üzerindeki etkilerine dikkat çeken Yılmaz, özellikle su kaynakları konusunun kritik bir aşamaya geldiğini belirtti. Cumhurbaşkanlığı bünyesinde kurulan Su Komisyonu’nun başkanlığını yürüttüğünü hatırlatan Yılmaz, bu alanda bütüncül bir yaklaşım benimsediklerini söyleyerek şöyle devam etti; “Türkiye su zengini bir ülke değil. Kişi başına düşen su miktarı giderek azalıyor. Artık suyu merkeze alan politikalar üretmek zorundayız. Bu sadece çevre meselesi değil, aynı zamanda bir ekonomik güvenlik meselesidir.”
Bu çerçevede tarımsal destekleme sisteminde önemli bir değişikliğe gidildiğini ifade eden Yılmaz, yeni modelin temelinde su ve verimlilik kriterlerinin yer aldığını söyledi.
Yılmaz sisteme ilişkin şöyle konuştu; “Yeni tarımsal destekleme sistemimizde, suyu çok tüketen ürünleri su kısıtı olan havzalarda desteklemiyoruz. Hangi bölgede hangi ürün ekilmeli, hangi ürün sürdürülebilir, bunlara bakıyoruz. Destekleri buna göre şekillendiriyoruz.”

Kuraklık, don ve iklim kaynaklı risklerin tarımsal üretimi etkilediğini belirten Yılmaz, bunun enflasyon üzerinde de baskı oluşturduğunu ifade etti. Buna rağmen gıda fiyatlarını kontrol altında tutmak için kapsamlı bir koordinasyon yürütüldüğünü söyledi.
“Gıda Komitesi aracılığıyla ilgili tüm kurumlarla birlikte çalışıyoruz” diyen Cevdet Yılmaz, sulama yatırımları, soğuk zincir altyapısı, jeotermal seracılık gibi alanlara ağırlık verdiklerini ve amacın arzı artırarak fiyat istikrarını sağlamak olduğunu belirtti.
Orta Vadeli Program’daki enflasyon hedeflerine de değinen Yılmaz, 2026 yılı için öngörülen yüzde 16’lık hedefin güçlü bir dezenflasyon iradesini yansıttığını belirtti. Yılmaz, “OVP’de 2026 için yüzde 16’lık bir hedefimiz var. Bu bir banttır; 13 ile 19 aralığını kapsar. Ama pratikte bizim hedefimiz yüzde 20’nin altına kalıcı şekilde inmektir” dedi.
Mevcut koşullarda OVP’de bir güncelleme ihtiyacı görmediklerini ifade eden Yılmaz, ilk çeyrek itibarıyla beklentilerde de iyileşme öngördüklerini söyledi.
En düşük emekli aylığına ilişkin beklentilere de vurgu yapan Yılmaz, bu konunun teknik değil, sosyal politika boyutuyla ele alındığını vurguladı. Yılmaz, sözlerine şöyle devam etti; “En düşük emekli aylığı otomatik bir mekanizma değil. Bu konuda kanuni bir düzenleme yapılması gerekiyor. Etki analizleri tamamlandı. Bütçe dengelerini gözeterek, makul bir düzenleme yapılacak.”
Büyüme–enflasyon ilişkisine dikkat çeken Yılmaz, kısa vadeli dalgalanmalar dışında bu iki hedef arasında bir çelişki olmadığını dile getirerek, “Düşük enflasyon, sağlıklı ve sürdürülebilir büyümenin ön koşuludur. 2026 için yüzde 3,8 büyüme öngörüyoruz. Bu oran dünya ortalamalarının üzerindedir” ifadelerini kullandı.
Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımlara da değinen Yılmaz, bunların ilk 10 ayda yüzde 35 artışla 11,6 milyar dolara ulaşıldığını dile getirerek sözlerini şu şekilde sonlandırdı; “Yatırımcılar Türkiye’nin programına güveniyor. Biz miktardan çok niteliğe odaklanıyoruz. Teknoloji, katma değer ve ihracat kapasitesi yüksek yatırımları önceliklendiriyoruz.”
2025 Yılı Değerlendirmesi
Temel makroekonomik göstergelerdeki öngörü ve hedefler önemli oranda gerçekleşmiştir.
Öngördüğümüz takvim çerçevesinde 2024 yılı Haziran ayından itibaren dezenflasyon süreci başlamış olup bu tarihten itibaren enflasyon oranı 44,6 puan düşmüştür.
Dengeli büyüme politikamızla uyumlu olarak büyümenin kompozisyonunda yurt içi talebin katkısı azalırken cari işlemler açığının milli gelire oranı (%1,4) beklentimizle uyumlu gerçekleşmektedir.
İktisadi faaliyetteki dengelenme eğilimine rağmen işsizlik oranı tek haneli seviyelerde (%8,5 civarı) seyretmektedir.
Bütçe açığındaki görünüm, kamu harcamalarında etkinliği artırıcı önlemler ve gelir performansımızla öngörülenden daha olumludur.
Makroekonomik göstergelerdeki iyileşen görünümle yatırımcıların ülkemize olan bakışı olumlu anlamda değişmiş; ülkemizin kredi risk primi (CDS) düşmüş, ulusal rezervlerimiz artmıştır.
GÜNDEM KORİDORU
3 gün önceGÜNDEM KORİDORU
6 gün önceGÜNDEM KORİDORU
13 gün önceEKONOMİ
22 gün önceGÜNDEM KORİDORU
23 gün önceGÜNDEM KORİDORU
27 gün önceGÜNDEM KORİDORU
22 Ocak 2026